Sony
Pictures Animation yapımı “Hotel Transylvania”, korku-fantastik ve eğlence (mizah)’yi
birleştiren bir animasyon. 6 yılda biten film, 100 milyon dolara mal olmuş ve
gişe sonrası Sony’ye 300 milyon dolar kazandırmış. Gişede hasılat rekorları
kıran birçok filmle karşılaştırıldığında Hotel Transylvania’nın çok fazla ilgi
görmediğini söylemek mümkün. Ancak bu ilginin filmin kalitesiyle ters orantılı
olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunda da başarılı yönetmen Genndy Tartakovsky'nin
büyük bir payı var.
Sony’nin Tartakovsky’i yönetmen
olarak seçmesi radikal bir karar. Samurai Jack ve Powerpuff Girls’ten tanıdığımız
Tartakovsky, ağırlıklı olarak 2D animasyon geleneğine bağlı bir yönetmen.
Dolayısıyla Sony, Tartakovsky’nin 2D geleneğini, bu projedeki 3D animasyona
yansıtmasını istemiş gibi görünüyor. Bununla ilgili olarak Tartakovsky, ayna
referansı alınan pozlardan ziyade gerçek pozların kâğıt üzerine tekrar tekrar
çizilerek ideal ve eğlenceli bir ifadeye ulaşılmasını, bunun için de bir kalem
perspektifinden bakmak gerektiğini söylüyor. Animatörler de bu bağlamda video
referansından sıyrılıp kâğıt çiziminden yola çıkarak karakterleri
canlandırmışlar. Bunda da ne kadar başarılı olduklarını animasyon kalitesinden
anlaşılıyor.
Tabii
bu başarıda Tartakovsky’nin özverili ve detaycı çalışmasını da unutmamak lazım.
Tartakovski, animasyon planlarının değerlendirilme sürecinde elinde sürekli
tabletle dolaşıp pozlamalara direkt müdahale etmiş ve animatörle bu bakımdan
sıkı bir etkileşimde bulunmuş. Ve
onlardan gerçekliğin dışında karikatürize edilmiş, gerçek hareketten daha gerçekçi
olan bir animasyon beklemiş. Sanatsal yapıtlarda da yapılmak istenen bu.
Filmin
animasyon yönetmeni de Sony’nin daha önce çalışmış olduğu yönetmenlerden biri.
Daha önce Cloudy with a Chance of Meatballs, Beowulf ve The Smurfs’de çalışan
James Crossley, Sony’nin anlatım diline alışkın biri. Belki de bu yüzden
Crossley, Tartakovsky’nin yöntemine hiç aşina olmadıklarını söylese de bu
yöntem sayesinde “klasik hareket kalıplarını kırararak” çok daha eğlenceli bir film
ortaya çıkardıklarını vurguluyor.
Eğlence
demişken animasyonla ilgili bir önyargıdan söz etmek istiyoruz. Nedense animasyon
deyince akla sadece mizah geliyor, bunun böyle olmadığını 9 ve Nightmare Before
Christmas’da görmüştük. Ancak son dönemlerde üretilen hemen hemen bütün
animasyonlarda yoğun bir biçimde mizaha ve komediye yer verildiği görülüyor. Bu
anlamda Hotel Transylvania farklı bir yerde duruyor. Öyle ki barındırdığı korku
ögeleriyle 9 ve Nightmare Before Christmas serisine eklemlenebilir. Hatta 2012
yılında gösterime giren Frankenweenie ve ParaNorman’ı da aynı türe dâhil
edebiliriz. Bu üç filmin de aynı dönemde gösterime girmesi, animasyonun salt
mizah ya da komediden sıyrılıyor olmasının bir göstergesi olarak okunabilir mi?
Bununla ilgili görüşlerimizi ayrı bir çalışmada ele almayı düşünüyoruz.
Bazı
eleştirilerde filmin çocuklara uygun olduğu, esprilerin çok basit olduğu
söylenmiş. Bu nedenle yetişkinlere hitap etmiyor denmiş. Biz bunun aksini
düşünüyoruz. Hotel Transylvania yer yer çocuklara hitap etse de çoğu sahne
çocuklar için ürkütücü olabilir. Örneğin, birçok izleyenin aklında kalan
aşağıda sahne yetişkinler için bile hafızalara kazınmıştır.
Hotel
Transylvania, konu itibariyle popüler sinemadan etkilenmiş görünüyor.
Bildiğiniz gibi “Twilight” serisi ile birlikte vampir filmleri revaçta olmaya başladı.
Aynı şekilde vampir edebiyatı da yeniden popülerleşti. Bir vampir ailesinin
hayatını mercek altına alan filmin konusu üzerinde fikir birliğine varılabilmiş
değil. Birçok kişi filmin, aşkı anlattığı üzerine odaklanmış. Ama aslında
hikâye ana karakter Mavis’in dış dünyayı ve insanları merak etmesi üzerine
kurulu. Aşk da, sadece yan olaylardan biri olarak inşa edilmiş. Gerçi hikâye
ilerledikçe ana hikâyenin ekseninde kaymalar görülüyor. Dış dünyayı merak etme
hikâyesi, bir anda Mavis’in zing’ini bulma (Karşı cinsle ilişki kurma ölçütü. Bizde
buna elektrik alma deniyorJ)
hikâyesine dönüyor. Klasik çarpma yöntemiyle ilk görüşte aşk yaşanıyor. Mavis, Zing’ini buluyor ve onu kaybetmek
istemiyor. Tabii bu eksen kaymaları hikâyeyi pek sarsmadığı gibi birçok
izleyiciyi de rahatsız etmeyebilir. Çünkü Hotel Transylvania gerek karakter,
gerek mekân açısından öyle bir görsel şölen sunuyor ki resmen büyüleniyorsunuz.
Filmi,
karakter ve mekân tasarımı açısından değerlendirecek olursak ortaya muhteşem
bir tablo çıkıyor. Hotel Transylvania’nın karakter tasarımında son yıllardaki
en güçlü kadrolardan birine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Mekân tasarımında da
yine güçlü bir isim var: Luc Desmarchelier. Bu tasarımcıların her birinin
kendine has bir tarzı var. Disney, Glen
Keane, Jim Kim ekolünün dışına çıkmamayı tercih ederken Sony, Carter Goodrich
başta olmak üzere Fabian Mense, Craig Kellman ve Pete Oswald gibi çok farklı tarzlarda,
stil sahibi birçok tasarımcıyı bir araya getirmiş. Burada bir parantez açmak
gerekirse Goodrich, son dönem animasyon filmlerinin karakter tasarımında
vazgeçilmez isimlerden biri. Goodrich, ne kadar başarılı olduğunu bu projedeki
ağırlığıyla bir kez daha ortaya koyuyor.
Filmin korku atmosferini daha iyi yansıtması için renk paleti itibariyle genellikle monokrom sahneler tercih edilmiş. Bu bakımdan ilk bakışta zengin mekan görselleri dikkat çekmese de lokal sahnelerde farkına varabileceğimiz detaylardaki yaratıcılık takdire değer.

Frankenstein, Dracula, Kurt Adam, Görünmez Adam, Mumya gibi birbirinden farklı tarzda ve anatomik yapıdaki ana karakterlerin yanı sıra yan rollerdeki cadılar, zombiler, tek gözlü canavarlar, iskeletorlar, ve daha bir sürü korkunç ve garip yaratıklar işte bu ekibin elinde şekillenmiş. Bu arada karakterler ve seslendirmenler birbirine çok benziyor. Belki de bu yüzden seslendirmeler oldukça başarılı. Bu konuda nasıl bir yöntem izlendiğini bilmiyoruz. Yani seslendirmenler referans alınarak mı tasarım yapılmış, yoksa karakterlere göre seslendirmenler mi seçilmiş, emin değiliz. Bildiğimiz bir şey varsa o da seslendirmenlerin ve karakterlerin uyumlu olmasının filmin başarısında etkili olduğu.

Frankenstein, Dracula, Kurt Adam, Görünmez Adam, Mumya gibi birbirinden farklı tarzda ve anatomik yapıdaki ana karakterlerin yanı sıra yan rollerdeki cadılar, zombiler, tek gözlü canavarlar, iskeletorlar, ve daha bir sürü korkunç ve garip yaratıklar işte bu ekibin elinde şekillenmiş. Bu arada karakterler ve seslendirmenler birbirine çok benziyor. Belki de bu yüzden seslendirmeler oldukça başarılı. Bu konuda nasıl bir yöntem izlendiğini bilmiyoruz. Yani seslendirmenler referans alınarak mı tasarım yapılmış, yoksa karakterlere göre seslendirmenler mi seçilmiş, emin değiliz. Bildiğimiz bir şey varsa o da seslendirmenlerin ve karakterlerin uyumlu olmasının filmin başarısında etkili olduğu.
http://www.ew.com/ew/gallery/0,,20609141_20633524_21212724,00.html#21212718
Bu
korkunç bilinen yaratıkların insanlardan korkması da çok güzel bir ironi. Aynı
zamanda canavarların bilinen imajları ters yüz edilmiş. Böylece hepsi komik
karakterlere dönüştürülmüş.
Filmdeki
vampir karakterleri, zihnimizdeki vampir imajından farklı. Bu son dönem, vampir
filmlerinin çoğunda var. Burada onların insan kanı içemediğini görüyoruz. Öyle
ki Dracula, insan kanının yağlı ve mikroplu olduğunu söylüyor. Dracula’nın
insanlarla yaşadığı kötü bir deneyim sonrası kızı Mavis’i insanlardan korumaya
çalışması tipik bir baba tavrını yansıtıyor. Dracula kızının büyüdüğünü de
kabullenebilmiş değil henüz. “Eyvah kızım büyüdü” paniğiyle kendisi gibi
olamıyor ve kızıyla doğru bir iletişim kuramıyor. Bu açıdan hikâye baba-kız
ilişkisine derinlemesine odaklanıyor. Adam Sandler’ın Dracula’nın seslendirmeni
olarak seçilmesindeki ana etken de, kız çocuğu babası olduğu için Dracula
karakteriyle empati kurabileceği düşüncesidir.
Her
şeyi mutlu sonla bitirme arzusundan dolayı canavarların insanlarla kaynaşmasının
bir anda gerçekleştiği konusunda eleştiriler var. Bizce bu kısımda bir sıkıntı
yok. Çünkü insanlar canavar festivali yapıyorlar ve bu festivaldeki her
karakteri onlar gibi sanıp eğleniyorlar. Yani onların gerçek canavarlar
olduğunu anlayan görünmüyor gibi. Dolayısıyla burada Dracula’nın Jonathan’a
ulaşması için çok güzel bir çözüm verilmiş. Ki bunun da insanların eliyle gerçekleşmesi
önemli. Bu noktada da canavarların ve insanların kaynaştığını söylemek zor.
Ayrıca bu kaynaşmayı Jonathan ile Mavis arasında vermek bile hikâyenin mesajı
açısında yeterli.
Story
artist Kaan Kalyon’ın başarısından bahsetmeden geçmeyelim. Bildiğiniz gibi bu
tür projelerde story artist büyük bir öneme sahiptir. Sanılanın aksine sadece
story artist, storyboard çizimiyle sınırlı kalmayıp filmde birçok beğendiğimiz
sahnenin, mizansenlerin ve detayların arkasındaki yaratıcı beyindir. Bu
bağlamda Kaan Kalyon da story artist’liğin hakkını fazlasıyla veriyor. Pocahontas,
Aslan kral, Herkül gibi animasyon filmlerinde çalışan Kalyon, başyapıtlar
serisine Hotel Transylvania’ı da ekliyor.
Sonuç
olarak Hotel Transylvania, hem içerik hem teknik açıdan son dönemlerde en çok
keyif veren filmdi. Ayrıca şimdiye kadarki en iyi animasyon listelerinde üst
sıralarda yer almayı hak ettiği de su götürmez bir gerçek.








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder